28 Eylül 2024 Cumartesi

Rüzgarlı Apartmanı


Nakliye aracındaki son kutuyu da indirdiklerinde, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı Duygu. İki yanı manolya ağaçlarıyla çevrili bu sokağı daha yıllar önce sevmişti. Ve o zaman da gözlerini kapayıp keşke böyle bir sokakta otursam diye geçirmişti içinden. 

Babası ve annesiyle tatile geldiklerinde, babasının adres sormadan bulurum iddiasıyla kaybolmuşlardı bu sokakta. Duygu, kendisinden iki yaş küçük kız kardeşiyle kıkır kıkır gülerken, annesi onlara dönüp göz kırpmıştı sadece. 

Denize kıyısı olan bu ilçeyi zaten çok severdi. Ve şimdi bu ilçedeki liseye ataması yapılmış bir İngilizce öğretmeni olarak, o sokakta hem de çok sevimli bir daire bulduğuna inanamıyor, bir an önce eşyalarını yerleştirmek için sabırsızlanıyordu. O sırada, son indirilen ve yerde duran ince uzun kutuyu birisi havalandırıverdi. “Yardıma ihtiyacınız var gibi duruyor” dedi kutunun arkasından şöyle bir yüzünü gösterip. Duygu şaşkın, “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. “Giriş katındaki soldaki daire değil mi?” diye sordu kutuyu taşıyan kişi. Sonra ekledi: “Merak etmeyin sapık değilim. Sadece taşınılan daire oymuş gibi duruyor buradan.”

Duygu yüzünü tam göremese de, sesin sahibine “Evet, kapının önüne bıraksanız yeter.” dedi. Adam da paketi bırakıp merdivenlere yöneldi. Çıkmadan önce başındaki kepinin ucuna dokunup belli belirsiz bir selam vermeyi unutmadı.

Taşınma telaşının gürültüsüne, karşı dairesindeki ev sahibi Hediye Hanım da kapıya çıkmıştı. “Duygu Hanım kızım hoş geldin Rüzgarlı Apartmanımıza. Eşyalarını eve bırak da, gel bir yorgunluk çayı iç” diye seslendi. “Teşekkür ederim Hediye Hanım. Son birkaç parça kaldı. Bırakır bırakmaz sizdeyim” diye yanıtladı Duygu, elindeki büyük bitkiyi koridoruna bırakırken.

Bütün eşyaları artık yeni evindeydi. Yerleşmesi uzun sürse de, okullar açılana kadar eksiklerini de tamamlayarak halledecekti. İki artı birdi ev. Anne, babası ve kardeşi ziyaretlerine gelir diye bir artı bir dairelere bakmamıştı bile. Evin boydan boya camlarından gözüken bakımlı bahçeye bakmak için balkona çıktı. Rengarenk çiçekleriyle bahçe güzel bir manzara sunuyordu giriş kattaki dairesine. Elini yüzünü yıkadıktan sonra annesinin hediye ettiği anahtarlığı ile kilitledi dairesini, Hediye Hanım’ın zilini çaldı.

Hediye Hanım, elinde fırından yeni çıktığı belli kekle açtı kapıyı. “Kaynanan seni sevecek” diye gülerken, tombul göbeği de kahkaha atıyordu adeta. Balkonda çaylarını içerken Hediye Hanım lafa giriverdi: “Beni biliyorsun zaten. Oğlum Hayri ile oturuyorum. Bir türlü kız beğendiremiyorum. Elektrik mühendisi. Çok çalışkandır, yakında terfi de alacak. Hatta aklıma geldi, elektrik tesisatıyla ilgili sorunun olursa, çekinme Hayri yardım eder.”

Çayından bir yudum alıp devam etti: “Senin üst katında polis memuru Rıza oturur. Karısı, iki çocuğunu da alıp terk etti adamı. O da çoğu zaman nöbette. Yalnız derbi maçı olduğu günler gürültüye hazır ol. Gol atınca değil ama gol yiyince takımı, pek bir sinirlenir. Benim üst katımda Demir’ler oturuyor. İkizleri var. Biri kız biri erkek. Oğlan Demirhan, kız Neslihan. Karısı çok şeker.” 

Duygu’nun merakla kendisini dinlediğini görünce, konuşmasına ara verip kekinden küçük bir dilim attı ağzına… Yüzünde muzır bir gülümseyiş peyda oldu, “Yalnız o küçük köpekleri yok mu, boyundan büyük sesi var. Ama korkma… Ha korkacaksan da, üstüne basıp ezmekten kork” derken kıkır kıkır gülmeye başlamıştı. Duygu da gülüyordu “Ufak ufak tanışırız hepsiyle. Ama sevdim bu Rüzgarlı Apartmanını şimdiden.” derken.

Hediye Hanım birden ciddileşti. “Ah üçüncü kattaki Münevver Hanımcığımı çok severim. On yıl önce öldü kocası” derken gözlerinden belli belirsiz bir hüzün geçti. Balkon kapısından içeri baktı. Karşı duvardaki portreye değdi gözleri. “Ah.. Ah” diye iç çekti. Duygu sormadı ama, onun da kaybettiği eşini düşündüğünü hissetti. “Ne diyordum,” dedi gözlerindeki nemi peçetesine kurularken: “Eşini kaybettiğinden beri fazla sokağa çıkmaz. Dizleri ağrıyormuş. Kulağı az duyar. Televizyonu çok açar. Özellikle sabah programlarını seyrederken, konuklarla ayrı kavga eder, sunucuyla ayrı. Ama onun dışında sessiz bir insandır.”

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi bakışları değişti, elini söyleyeceklerini kimse duymasın ister gibi ağzının kenarına koydu: “Çocukluk aşkı Servet Bey karşı dairesine taşındı altı ay önce. Benden duymuş olma. Ama adama kök söktürüyor. Bu yaşta ne aşkı Servet Bey deyip duruyor adamın dil dökmelerine… Servet Bey’deki de ne azim. Her gün ona şiirler yazıyor, kapısının altından atıyor. Hatta balkona çıkıp sesli sesli okuyor.”

Hediye Hanım, çayını tazelemek için kalktığında Duygu da yardım etmek için kalktı. “Peki, ben girerken bana yardım eden genç adam nerede oturuyor?” diye sordu. Hediye Hanım, bir kaşını kaldırıp soruya soruyla yanıt verdi: “Hangi genç adam?”


Duygu, taşınmasına yardım eden, sonra da üst kata çıkan genç adamı anlattı. Yüzünü tam göremediğini, ama üst kata çıktığını söyledi. Hediye Hanım, “Allah Allah birine mi gelmişti acaba?” diye sordu belli belirsiz, sonra Duygu’ya dönüp “En üstte çift daire büyüklüğünde bir daire var ama sahipleri yıllardır uğramaz. Yurt dışında yaşar. Aidatlarını hiç aksatmazlar ama Allah için. Dur şimdi benim de içime kurt düştü. Tekrar görürsen sor bakalım kimmiş, kimin nesiymiş?” dedi. 

Duygu, evine geçtikten sonra ilk yatak odasını düzenledi. Zaten çok büyük bir oda değildi. Temizliği kolay bitti. Bu gece yatacak kadar düzenlenmişti. Perdesini de Hediye Hanım’dan ödünç aldığı merdivenle takmıştı. O gece, nasıl ve nerede uyuduğunu bile bilemedi Duygu… Heyecandan, yorgunluktan resmen sızdı.

Sabah uyandığında ilk iş, balkonunu temizledi. Sonra da dün gelirken gördüğü köşedeki pastaneden bir şeyler alıp basit bir kahvaltı hazırladı kendisine balkonda. “Kahveye Hediye Hanım’ı  davet edeyim” diye düşünürken apartmandan dün kendisine yardım eden kepli genç adam çıktı. Ama yine yüzünün sadece bir kısmını görebilmişti. Dünkü kıyafeti olmasa, tanıyamazdı zaten. Sırt çantası dolu görünüyordu. Bir de elinde küçük bir dosya çantası vardı. Hızla uzaklaştı.

Günler geçerken Duygu evine yerleşmiş, komşularıyla da tanışmıştı. En çok Demir Ailesinin çocuklarını sevmişti. Kek yaptığında muhakkak onlara da götürüyordu. Ve yarın okullar açılacaktı. Görev yapacağı okula defalarca gitmişti ama öğrencileriyle tanışacak olmak ayrı bir heyecandı. O gece heyecandan güçlükle uykuya dalabildi.

Ne kadar uyuduğunu tam bilmiyordu ki, bir şangırtı koptu. Sanki ağır bir cam nesne düşmüş ve parçalara bölünmüştü. Ardından bir çığlık koptu apartmanda bir yerde. Tam ayağa kalkmak üzereyken elektrikler kesildi. Dışarıdaki sokak lambasının soluk ışığı olmasa, göz gözü görmezdi. Başucunda bulundurduğu büyük feneri aldı, üstüne sabahlığını giyip kapıyı açtı. Açmasıyla da Hediye Hanım ve oğluyla burun buruna geldi.

“Ay kızım, ben de sen çığlık attın sandım. İyisin değil mi?” diye sordu Hediye Hanım. Oğlu Hayri ise beti benzi atmış, elinde gümüş şamdanı kaldırmış, heykel gibi duruyordu. Sonra bir anda silkindi ve “Sigorta atmış olabilir, ben bir bakayım” diyerek içeriden fener aldı. Bodrum kata doğru inmeye başladı. Ancak o daha ilk basamaktayken yukarıdan rüzgar gibi bir şey geçti. Sokak kapısını açtı ve koşarak uzaklaştı. Hayri peşinden koşmayı denese de, yetişemedi. Yarım saat sonra Hayri sigortaları açmış, aydınlığa kavuşulmuştu. Bütün apartman sakinleri Hediye Hanım’ın salonunda toplanmıştı.

Polis Rıza, Tarık Demir, ayılıp bayılan karısı Hanzade’yi kolonya ile ayıltmaya çalışırken yapay bir öksürükle herkesi kendine bakmaya zorladı. “En üst kattaki daireye hırsız girmiş” dedi. Hepsi bir ağızdan “Hırsız mı?” diye bağırdı.

“Hırsız evet. Ama öyle bir gecelik bir hırsız değil. Orada hem yaşıyor, hem kasayı boşaltıyormuş. Bu gece son yükünü kaldırırken elinden bir şey düşürmüş. Gürültüye ben çıkıyordum ki, merdivenden rüzgar gibi bir şey indi. Hanzade Demir de onu görüp çığlık attı işte. Sonra birden elektrikler kesilince koşamadım arkasından.”

Duygu bunları dinlerken taşındığı güne gitti. Onun kolisinin arkasına saklanan genç adam geldi aklına. Daha sonra da görmüştü onu. Elinde ve sırtında ağır çantalarla… Duygu, bunları anlatsın mı bilemedi. Bir yandan da vicdan azabı çekiyordu. Belki de onun taşındığı gün kapı açık kalmasa, hırsız o kadar rahat içeri giremezdi. O geceyi kabus gibi rüyalarla geçirdi. Ertesi gün okuldaki ilk dersinde bir türlü kendini işine veremedi. Aklı hep hırsızdaydı.

Hırsızlık olayı yavaş yavaş unutulmuş, polisin incelemesinde evde delil falan bulunamamıştı. Polis Rıza’ya göre hırsız çok profesyoneldi. Duygu ise ona yardım eden adamın soğukkanlı bir hırsız olduğuna bir türlü inanamıyordu.

O gün okulda seminer vardı ve işi geç bitecekti Duygu’nun. O yüzden fazla kullanmadığı aracıyla gitmişti okula. Hava kararmıştı, gökyüzünde uzaklarda çakan şimşeklere bakılırsa yağmurun bir sonraki durağı burasıydı. Tam aracına binecekken arkadan bir el kolunu tuttu. Korkuyla zıpladı Duygu. Elindeki anahtarlığı silahmış gibi tutuyordu şimdi. Adam kolunu bıraktı. İki elini birden havaya kaldırdı. “Beni hatırladınız mı?” diye sordu. Yüzünü tam görmese de, sesi tanımıştı. Taşındığı gün gördüğü adamdı bu.

“Ne istiyorsunuz benden?” diye korkuyla sordu Duygu. “Ben hırsız değilim” dedi adam. “Şu köşede açık bir kafe var. Benimle gelirseniz, her şeyi anlatmak isterim.” Sokak ıssızdı ama kafe de yakındı ve bu saatte illa birileri olurdu. Burada durmaktansa kafeye gitmek daha mantıklı geldi Duygu’ya… Sessizce yan yana yürüdüler. Adam kafeye oturur oturmaz, iki sade kahve söyledi. Sonra Duygu’ya döndü: “Ben Hakan Ermenek. Sizin apartmandaki o son kattaki dairenin sahibi babam. Annemin babası çok başarılı bir iş insanıydı. Onun yanında çalışıyordu. Zimmetine para geçirip bir de suçu dedeme attı. Sonra da ortadan kayboldu. Yurt dışına gitmiş. Dedemin kalbi dayanamadı, öldü. Annem de üzüntüden hastanelere düştü. Orada öldü. Kardeşimle ben çocuk esirgemede büyüdük. Ama ikimiz de okuduk. Ben hukuk fakültesini bitirdim. Babamın peşine düştüm. Tapudan buradaki evini buldum. Son karısınınmış aslında. Resmen boşanmamışlar ama ayrı yaşıyorlarmış. Onu da dolandırmış, daireyi üzerine geçirmiş. Birçok başka gayrimenkulüyle birlikte. Kadının haberi bile yoktu. Üstelik dolandırdığı tek kadın da o değil. Karısına ben haber verdim. Onunla bir plan yaptık. Kadın iki ay önce Türkiye’ye geldi, bana dış kapının, dairenin ve kasanın anahtarlarını verdi. Evde bazı belgeler olabileceğini söyledi. Aslında o belgeleri arıyordum. Aldıklarım eşya değil hep dosyalardı. Neden yok etmedi de sakladı, bilmiyorum. Belki narsist olduğundan başarılarının ödülü gibi sakladı, bilmiyorum. Hatta dedemi soyduğu zamanlardan belgeler de buldum. Ve yıllar sonra onu içeri tıktırma fırsatım doğdu. Beni apartmanda -tamamen olmasa da- gören tek kişi sizdiniz. O yüzden bu açıklamayı yapmak istedim.”

Duygu adamın konuşması bittiğinde, “Bana bu açıklamayı borçlu değildiniz. Ama yine de teşekkür ederim” diyerek elini uzattı. Arabasına yürürken hala zangır zangır titriyordu. İçinden bir ses “O suçlu değil” diyordu bir yandan.

Ertesi gün televizyonlarda ve gazetelerde manşet, yıllar boyunca iş insanlarını ve kadınları dolandıran bir adamla ilgiliydi. Ve o adamın yanındaki fotoğraflarda, tanıdık bir yüz daha vardı.


Not: Fotoğraf yapay zeka ürünü.


Yasemin Saraç

28.09.2024