28 Eylül 2024 Cumartesi

Rüzgarlı Apartmanı


Nakliye aracındaki son kutuyu da indirdiklerinde, gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı Duygu. İki yanı manolya ağaçlarıyla çevrili bu sokağı daha yıllar önce sevmişti. Ve o zaman da gözlerini kapayıp keşke böyle bir sokakta otursam diye geçirmişti içinden. 

Babası ve annesiyle tatile geldiklerinde, babasının adres sormadan bulurum iddiasıyla kaybolmuşlardı bu sokakta. Duygu, kendisinden iki yaş küçük kız kardeşiyle kıkır kıkır gülerken, annesi onlara dönüp göz kırpmıştı sadece. 

Denize kıyısı olan bu ilçeyi zaten çok severdi. Ve şimdi bu ilçedeki liseye ataması yapılmış bir İngilizce öğretmeni olarak, o sokakta hem de çok sevimli bir daire bulduğuna inanamıyor, bir an önce eşyalarını yerleştirmek için sabırsızlanıyordu. O sırada, son indirilen ve yerde duran ince uzun kutuyu birisi havalandırıverdi. “Yardıma ihtiyacınız var gibi duruyor” dedi kutunun arkasından şöyle bir yüzünü gösterip. Duygu şaşkın, “Teşekkür ederim,” diye mırıldandı. “Giriş katındaki soldaki daire değil mi?” diye sordu kutuyu taşıyan kişi. Sonra ekledi: “Merak etmeyin sapık değilim. Sadece taşınılan daire oymuş gibi duruyor buradan.”

Duygu yüzünü tam göremese de, sesin sahibine “Evet, kapının önüne bıraksanız yeter.” dedi. Adam da paketi bırakıp merdivenlere yöneldi. Çıkmadan önce başındaki kepinin ucuna dokunup belli belirsiz bir selam vermeyi unutmadı.

Taşınma telaşının gürültüsüne, karşı dairesindeki ev sahibi Hediye Hanım da kapıya çıkmıştı. “Duygu Hanım kızım hoş geldin Rüzgarlı Apartmanımıza. Eşyalarını eve bırak da, gel bir yorgunluk çayı iç” diye seslendi. “Teşekkür ederim Hediye Hanım. Son birkaç parça kaldı. Bırakır bırakmaz sizdeyim” diye yanıtladı Duygu, elindeki büyük bitkiyi koridoruna bırakırken.

Bütün eşyaları artık yeni evindeydi. Yerleşmesi uzun sürse de, okullar açılana kadar eksiklerini de tamamlayarak halledecekti. İki artı birdi ev. Anne, babası ve kardeşi ziyaretlerine gelir diye bir artı bir dairelere bakmamıştı bile. Evin boydan boya camlarından gözüken bakımlı bahçeye bakmak için balkona çıktı. Rengarenk çiçekleriyle bahçe güzel bir manzara sunuyordu giriş kattaki dairesine. Elini yüzünü yıkadıktan sonra annesinin hediye ettiği anahtarlığı ile kilitledi dairesini, Hediye Hanım’ın zilini çaldı.

Hediye Hanım, elinde fırından yeni çıktığı belli kekle açtı kapıyı. “Kaynanan seni sevecek” diye gülerken, tombul göbeği de kahkaha atıyordu adeta. Balkonda çaylarını içerken Hediye Hanım lafa giriverdi: “Beni biliyorsun zaten. Oğlum Hayri ile oturuyorum. Bir türlü kız beğendiremiyorum. Elektrik mühendisi. Çok çalışkandır, yakında terfi de alacak. Hatta aklıma geldi, elektrik tesisatıyla ilgili sorunun olursa, çekinme Hayri yardım eder.”

Çayından bir yudum alıp devam etti: “Senin üst katında polis memuru Rıza oturur. Karısı, iki çocuğunu da alıp terk etti adamı. O da çoğu zaman nöbette. Yalnız derbi maçı olduğu günler gürültüye hazır ol. Gol atınca değil ama gol yiyince takımı, pek bir sinirlenir. Benim üst katımda Demir’ler oturuyor. İkizleri var. Biri kız biri erkek. Oğlan Demirhan, kız Neslihan. Karısı çok şeker.” 

Duygu’nun merakla kendisini dinlediğini görünce, konuşmasına ara verip kekinden küçük bir dilim attı ağzına… Yüzünde muzır bir gülümseyiş peyda oldu, “Yalnız o küçük köpekleri yok mu, boyundan büyük sesi var. Ama korkma… Ha korkacaksan da, üstüne basıp ezmekten kork” derken kıkır kıkır gülmeye başlamıştı. Duygu da gülüyordu “Ufak ufak tanışırız hepsiyle. Ama sevdim bu Rüzgarlı Apartmanını şimdiden.” derken.

Hediye Hanım birden ciddileşti. “Ah üçüncü kattaki Münevver Hanımcığımı çok severim. On yıl önce öldü kocası” derken gözlerinden belli belirsiz bir hüzün geçti. Balkon kapısından içeri baktı. Karşı duvardaki portreye değdi gözleri. “Ah.. Ah” diye iç çekti. Duygu sormadı ama, onun da kaybettiği eşini düşündüğünü hissetti. “Ne diyordum,” dedi gözlerindeki nemi peçetesine kurularken: “Eşini kaybettiğinden beri fazla sokağa çıkmaz. Dizleri ağrıyormuş. Kulağı az duyar. Televizyonu çok açar. Özellikle sabah programlarını seyrederken, konuklarla ayrı kavga eder, sunucuyla ayrı. Ama onun dışında sessiz bir insandır.”

Sonra aklına bir şey gelmiş gibi bakışları değişti, elini söyleyeceklerini kimse duymasın ister gibi ağzının kenarına koydu: “Çocukluk aşkı Servet Bey karşı dairesine taşındı altı ay önce. Benden duymuş olma. Ama adama kök söktürüyor. Bu yaşta ne aşkı Servet Bey deyip duruyor adamın dil dökmelerine… Servet Bey’deki de ne azim. Her gün ona şiirler yazıyor, kapısının altından atıyor. Hatta balkona çıkıp sesli sesli okuyor.”

Hediye Hanım, çayını tazelemek için kalktığında Duygu da yardım etmek için kalktı. “Peki, ben girerken bana yardım eden genç adam nerede oturuyor?” diye sordu. Hediye Hanım, bir kaşını kaldırıp soruya soruyla yanıt verdi: “Hangi genç adam?”


Duygu, taşınmasına yardım eden, sonra da üst kata çıkan genç adamı anlattı. Yüzünü tam göremediğini, ama üst kata çıktığını söyledi. Hediye Hanım, “Allah Allah birine mi gelmişti acaba?” diye sordu belli belirsiz, sonra Duygu’ya dönüp “En üstte çift daire büyüklüğünde bir daire var ama sahipleri yıllardır uğramaz. Yurt dışında yaşar. Aidatlarını hiç aksatmazlar ama Allah için. Dur şimdi benim de içime kurt düştü. Tekrar görürsen sor bakalım kimmiş, kimin nesiymiş?” dedi. 

Duygu, evine geçtikten sonra ilk yatak odasını düzenledi. Zaten çok büyük bir oda değildi. Temizliği kolay bitti. Bu gece yatacak kadar düzenlenmişti. Perdesini de Hediye Hanım’dan ödünç aldığı merdivenle takmıştı. O gece, nasıl ve nerede uyuduğunu bile bilemedi Duygu… Heyecandan, yorgunluktan resmen sızdı.

Sabah uyandığında ilk iş, balkonunu temizledi. Sonra da dün gelirken gördüğü köşedeki pastaneden bir şeyler alıp basit bir kahvaltı hazırladı kendisine balkonda. “Kahveye Hediye Hanım’ı  davet edeyim” diye düşünürken apartmandan dün kendisine yardım eden kepli genç adam çıktı. Ama yine yüzünün sadece bir kısmını görebilmişti. Dünkü kıyafeti olmasa, tanıyamazdı zaten. Sırt çantası dolu görünüyordu. Bir de elinde küçük bir dosya çantası vardı. Hızla uzaklaştı.

Günler geçerken Duygu evine yerleşmiş, komşularıyla da tanışmıştı. En çok Demir Ailesinin çocuklarını sevmişti. Kek yaptığında muhakkak onlara da götürüyordu. Ve yarın okullar açılacaktı. Görev yapacağı okula defalarca gitmişti ama öğrencileriyle tanışacak olmak ayrı bir heyecandı. O gece heyecandan güçlükle uykuya dalabildi.

Ne kadar uyuduğunu tam bilmiyordu ki, bir şangırtı koptu. Sanki ağır bir cam nesne düşmüş ve parçalara bölünmüştü. Ardından bir çığlık koptu apartmanda bir yerde. Tam ayağa kalkmak üzereyken elektrikler kesildi. Dışarıdaki sokak lambasının soluk ışığı olmasa, göz gözü görmezdi. Başucunda bulundurduğu büyük feneri aldı, üstüne sabahlığını giyip kapıyı açtı. Açmasıyla da Hediye Hanım ve oğluyla burun buruna geldi.

“Ay kızım, ben de sen çığlık attın sandım. İyisin değil mi?” diye sordu Hediye Hanım. Oğlu Hayri ise beti benzi atmış, elinde gümüş şamdanı kaldırmış, heykel gibi duruyordu. Sonra bir anda silkindi ve “Sigorta atmış olabilir, ben bir bakayım” diyerek içeriden fener aldı. Bodrum kata doğru inmeye başladı. Ancak o daha ilk basamaktayken yukarıdan rüzgar gibi bir şey geçti. Sokak kapısını açtı ve koşarak uzaklaştı. Hayri peşinden koşmayı denese de, yetişemedi. Yarım saat sonra Hayri sigortaları açmış, aydınlığa kavuşulmuştu. Bütün apartman sakinleri Hediye Hanım’ın salonunda toplanmıştı.

Polis Rıza, Tarık Demir, ayılıp bayılan karısı Hanzade’yi kolonya ile ayıltmaya çalışırken yapay bir öksürükle herkesi kendine bakmaya zorladı. “En üst kattaki daireye hırsız girmiş” dedi. Hepsi bir ağızdan “Hırsız mı?” diye bağırdı.

“Hırsız evet. Ama öyle bir gecelik bir hırsız değil. Orada hem yaşıyor, hem kasayı boşaltıyormuş. Bu gece son yükünü kaldırırken elinden bir şey düşürmüş. Gürültüye ben çıkıyordum ki, merdivenden rüzgar gibi bir şey indi. Hanzade Demir de onu görüp çığlık attı işte. Sonra birden elektrikler kesilince koşamadım arkasından.”

Duygu bunları dinlerken taşındığı güne gitti. Onun kolisinin arkasına saklanan genç adam geldi aklına. Daha sonra da görmüştü onu. Elinde ve sırtında ağır çantalarla… Duygu, bunları anlatsın mı bilemedi. Bir yandan da vicdan azabı çekiyordu. Belki de onun taşındığı gün kapı açık kalmasa, hırsız o kadar rahat içeri giremezdi. O geceyi kabus gibi rüyalarla geçirdi. Ertesi gün okuldaki ilk dersinde bir türlü kendini işine veremedi. Aklı hep hırsızdaydı.

Hırsızlık olayı yavaş yavaş unutulmuş, polisin incelemesinde evde delil falan bulunamamıştı. Polis Rıza’ya göre hırsız çok profesyoneldi. Duygu ise ona yardım eden adamın soğukkanlı bir hırsız olduğuna bir türlü inanamıyordu.

O gün okulda seminer vardı ve işi geç bitecekti Duygu’nun. O yüzden fazla kullanmadığı aracıyla gitmişti okula. Hava kararmıştı, gökyüzünde uzaklarda çakan şimşeklere bakılırsa yağmurun bir sonraki durağı burasıydı. Tam aracına binecekken arkadan bir el kolunu tuttu. Korkuyla zıpladı Duygu. Elindeki anahtarlığı silahmış gibi tutuyordu şimdi. Adam kolunu bıraktı. İki elini birden havaya kaldırdı. “Beni hatırladınız mı?” diye sordu. Yüzünü tam görmese de, sesi tanımıştı. Taşındığı gün gördüğü adamdı bu.

“Ne istiyorsunuz benden?” diye korkuyla sordu Duygu. “Ben hırsız değilim” dedi adam. “Şu köşede açık bir kafe var. Benimle gelirseniz, her şeyi anlatmak isterim.” Sokak ıssızdı ama kafe de yakındı ve bu saatte illa birileri olurdu. Burada durmaktansa kafeye gitmek daha mantıklı geldi Duygu’ya… Sessizce yan yana yürüdüler. Adam kafeye oturur oturmaz, iki sade kahve söyledi. Sonra Duygu’ya döndü: “Ben Hakan Ermenek. Sizin apartmandaki o son kattaki dairenin sahibi babam. Annemin babası çok başarılı bir iş insanıydı. Onun yanında çalışıyordu. Zimmetine para geçirip bir de suçu dedeme attı. Sonra da ortadan kayboldu. Yurt dışına gitmiş. Dedemin kalbi dayanamadı, öldü. Annem de üzüntüden hastanelere düştü. Orada öldü. Kardeşimle ben çocuk esirgemede büyüdük. Ama ikimiz de okuduk. Ben hukuk fakültesini bitirdim. Babamın peşine düştüm. Tapudan buradaki evini buldum. Son karısınınmış aslında. Resmen boşanmamışlar ama ayrı yaşıyorlarmış. Onu da dolandırmış, daireyi üzerine geçirmiş. Birçok başka gayrimenkulüyle birlikte. Kadının haberi bile yoktu. Üstelik dolandırdığı tek kadın da o değil. Karısına ben haber verdim. Onunla bir plan yaptık. Kadın iki ay önce Türkiye’ye geldi, bana dış kapının, dairenin ve kasanın anahtarlarını verdi. Evde bazı belgeler olabileceğini söyledi. Aslında o belgeleri arıyordum. Aldıklarım eşya değil hep dosyalardı. Neden yok etmedi de sakladı, bilmiyorum. Belki narsist olduğundan başarılarının ödülü gibi sakladı, bilmiyorum. Hatta dedemi soyduğu zamanlardan belgeler de buldum. Ve yıllar sonra onu içeri tıktırma fırsatım doğdu. Beni apartmanda -tamamen olmasa da- gören tek kişi sizdiniz. O yüzden bu açıklamayı yapmak istedim.”

Duygu adamın konuşması bittiğinde, “Bana bu açıklamayı borçlu değildiniz. Ama yine de teşekkür ederim” diyerek elini uzattı. Arabasına yürürken hala zangır zangır titriyordu. İçinden bir ses “O suçlu değil” diyordu bir yandan.

Ertesi gün televizyonlarda ve gazetelerde manşet, yıllar boyunca iş insanlarını ve kadınları dolandıran bir adamla ilgiliydi. Ve o adamın yanındaki fotoğraflarda, tanıdık bir yüz daha vardı.


Not: Fotoğraf yapay zeka ürünü.


Yasemin Saraç

28.09.2024

18 Ocak 2024 Perşembe

6 dakikalık yazılar

Fotoğraf: Pixabay


YAZMAK benim için her zaman kurtarıcı olmuştur. Okuma yazma öğrendiğim günden beri yazıyorum desem yeri… Yaşadıklarımı, hayallerimi, hayal kırıklıklarımı, söyleyemediklerimi, söylemek istediklerimi hep yazdım. Sanırım delirmediysem yazdığım için. Günü gelir okuyamazsam, ya da yazamazsam ne yaparım diye düşünüyorum, cevap bulamıyorum. 

Herkes yazmaya bu kadar sevdalı mı diye düşünüyorum bazen. Değildir herhalde… Belki benim için de bir gün sonu gelir yazma sevdamın kim bilir? Ama elimde imzalı bir kitabımı görmeden gelmesin o günler. Belki beni delirmekten, kavgalardan kurtaran içimdeki kavgaları başlamadan bitiren sihirli dokunuş başkalarına da ilham olur. Hem öyle olsa fena mı olur?

Biliyorum bu bir hikaye girişinden çok deneme başlangıcı ya da günlük yazısı gibi oldu ama varsın olsun. Kalem benden bağımsız şu an. Yüreğimin götürdüğü yere gidiyor. Ben de peşinden işte. Küçükken yıldız kaydığında dilek dilemiştim, bir kitap yazarsam adı Kurdun Sonu Kelebek olsun diye… Evren mesajımı almış mıdır? Şimdi de içimdeki çocuğun dileği olsun diye diliyorum. Ya tutarsa!


XXX



RÜYA… Psikiyatristlere göre içinde çok anlamlar yüklü bir bilinmez. Ama benim rüyalarım bana ciddi ciddi yol gösteriyor. Bir  keresinde şöyle bir rüya görmüştüm: Dizideki Sherlock Holmes yanımda bana sesleniyor. Londra’da büyük bir patlama olmuş. Sabah kalktığımda bilgisayar başına oturdum ve hiç kalkmadan otuz sayfalık bir hikayeye dönüştü o rüya. Yine başka bir rüyam bana başka bir hikaye armağan etti.

Bazen rüyalarımın aynen çıktığı da oldu. Küçükken sahilde terliklerimi kaybetmişti de, rüyamda geri geldiğini görmüştüm. Anlattığım herkes dalga geçti ama ertesi gün terliklerim, birinin elinde bana döndü. Kendi yeğeninin sanıp almış meğerse. Sonuçta rüyam çıktı mı, çıktı.

Bana hikayeler yazdıran rüyalarım hiç bitmesin. Rüyalarımı unutmamak için başucuma defter de koydum. “Bu çok güzel hikaye olur” dediğim bir rüyamı unuttuğum günden beri başucumda. Belki bir gün roman da yazdırır rüyalar.



XXX


GÜNLÜK tutmak çoğu kişi için bir angarya ama benim için tek ve en iyi arkadaşımla konuşmak gibi. 32 yıl olmuş başlayalı. Depresyon geçirdiğim yıllarda tuttuğum defterlere bakıyorum da iyi çıkmışım o günlerden.

Yıllar öncesine yolculuk yapmak gibi. Hayallerim gerçek olmuşsa seviniyorum mesela. Beni kızdıran kişiler artık hayatımda yok. Ve o eski günleri yeniden okumak içimi acıtsa da şimdi doğru kararı verdiğimi görmek rahatlatıyor beni.

Birisi, günlüklerini parça parça ettiğini çünkü artık onlardaki kişi olmadığını söylemişti de, nasıl içim acımıştı. Ben dedim, o satırlar sayesinde bugünkü “ben”e ulaştım. Onlara nasıl kıyarım. Onları yurtmak, geçmişimi, hayallerimi, olmak istediğim ve bugün olduğum kişiyi çöpe atmak olur. Bu da kendine ihanet etmek olmaz mı aslında? Günlük benim dünüm, bugünüm, yarınım. Aynı zamanda anda kalma aracım.


XXX


“Terapi almalısın belki de” dedi adam duygusuz bir sesle. Kadın isterik bir kahkahanın ardından adeta tıslayarak “Delirten sen, terapi alacak olan ben ha!” dedi. Adam da sesini yükseltmişti artık. “Seninle konuşmak imkansız!” deyip kapıyı çarpıp çıktı.

Kadın ağlamaktan kızarmış burnuna, makyajı akmış gözlerine baktı koridordaki aynada. Derin bir nefes aldı. Banyoya girip soğuk suyla yıkadı yüzünü. Saçlarını acıtırcasına taradı. Sonra saçının tarandığı başka bir güne gitti. Bu kez on yaşındaydı. Saçlarını annesi tarıyordu. Hiçbir teline kıyamıyor, değerli bir hazine tutuyor gibiydi. “Her şeyin çaresi bulunur ama kendini değersiz hissettiğin yerde kalmak ruhunu öldürür”dedi kendi kendine konuşur gibi. O zaman anlamamıştı annesini. “Çok haklıymışsın anne” dedi. “Babam senin önce ruhunu sonra bedenini öldürdü. Ben de bugüne kadar buna izin verdim ama artık son!”


XXX


“MASAL deyip geçme” dedi kadın, en yakın arkadaşına. Garip garip baktığını görünce de “Çocuğa aldığımız masal kitabını karıştırayım dedim geçen gece uykum kaçınca” diye açıklamaya girişti: “Ülkelerden masallar derlemişler. Aman Allahım para için birbirlerini sırtından bıçaklayanlar, iyi ve dürüst insanları aptallıkla suçlayanlar, kadınları bir erkeğin kurtarmasına muhtaç zavallı yaratıklar gibi göstermeler. Karar verdim okuyacak kadar büyüdüğünde ona kendi yazdığım masalları okuyacağım. Kötüler elbette olacak ama onların kötü olduğunu bilecek. Hep onlar kazanmayacak. Kötüler sadece güçlü ve zengin olduğu için haklı olmayacak. İyiler de ‘ensesine vur lokmasını al” tipi insanlar olarak boy göstermeyecek. Kadınlar kimseye hele bir erkeğe muhtaç olmayacak. Tek ihtiyaç duydukları iyi ve dürüst dostlar olacak. Hayal kırıklığına uğradığında, tökezlediğinde yeniden ayağa kalkmayı bilecek. Gerçek yardımı kabul edecek, düşmanını tanıyacak ve ona göre de hamlesini hesaplayacak.”


XXX


“Yalnız olmaktan neden bu kadar korkuyorsun?” diye sordu terapisti. “Siz korkmuyor musunuz?” diye soruya soruyla yanıt verdi Didem. “Tabii herkes korkar ama seninki ileri boyutta ki buradasın” dedi adam. Didem düşündü. Çok kardeşli, kalabalık bir evde büyümüştü ama o hep yalnızdı. Sesini asla duyuramazdı. Okulda da öğretmenleri onu yok sayardı. O söz almak istediğinde onu değil başkasını seçerlerdi. “Belki de ben görünmezim” diye düşündü küçücük aklıyla Didem. Ve öyle de yaşamaya devam etti. 

Çok iyi, onu dinleyen, ona değer veren tek arkadaşı olmuştu: Serhan. Ama onun da babası memurdu. İki sene sonra tayini çıkınca, yine yalnız kalmıştı. Sadece mektuplar… Başlangıçta mektuplar da yetiyordu ona. Yıllarca da yetmişti. 

Sonra bir gece televizyonda gördü Serhan’ın fotoğrafını. Şehit düşen yedi askerler birlikte… O gün içi de kendi gibi yalnız kalmıştı. İşte gün karar verdi terapi almaya…

13 Ocak 2024 Cumartesi

Yarıştıran tutku


Aslı dudaklarının arasına sıkıştırdığı kalemiyle pürdikkat ekrana bakıyor, parmakları kendisinden bağımsız gibi yazıyor da yazıyordu. Bundan bir saat önce bir anda Arşimet’in evreka diye bağırması gibi, buldum diye bağırmış, bir güç ona yazdırıyormuşçasına parmakları klavyede gidip gelmeye başlamıştı. Noktayı koyup sırtını geriye doğru yasladığında kollarının ağrıdığını fark etti. Ağzındaki kalemi çıkarıp gelişigüzel topuz yaptığı saçına taktı. Gözlüklerini yukarı doğru itti. Bu kez olmuştu. İş, bunu onu küçük görüp kale almayacak kişileri atlayıp direkt patrona okutabilmekteydi.

Telefonu çalınca zıpladı. Annesi arıyordu. Azarlanacağını bile bile açtı. “Kızım en son saat onda aradın, az bir işim var dedin. Saat kaç biliyor musun?” diye bağırıyordu. O sorunca ekranın köşesindeki saate baktı. 02.00’ye mi geliyordu? Gözleri yerlerinden fırlayacakmış gibi büyüdü. “Anne tamam haklısın ama bu çok önemli bir iş kendimi göstermem açısından. Saatin farkına varmamışım. Buradaki odalardan birine kıvrılır yatarım. Çıkmam bu saatte yola merak etme” dedi. Ardından da patroniçe Sema Hanım’ın odasındaki üçlü koltuğa kıvrıldı. İnce ceketini de üstüne almayı unutmadı. Ama uyku tutmuyordu işte.


Büyük bir reklam ajansında çalışıyordu Aslı. Küçüklükten beri tutkusu yazmaktı. Ama iletişim fakültesini bitirip reklam ajansında staja başladığında reklam metni yazmayı çok sevdi. Yazdıkları da çok beğenildi ama o stajyerdi, ondan büyük kerli ferli insanlar onun ismi yerine kendi isimlerini yazıp verdiler müdürlerine patronlarına… Aslı kendindeki cevherin farkındaydı. Elbet bugünler bitecekti. Elbet kendisini gösterecekti. Ama işte patron, yaratıcılığı artırmak için onları iki gruba ayırmamış olsaydı. 


Sema Hanım kardeşiyle eşit ortaktı. Kardeşi Tuna da kendi grubunu kurup bu büyük firmanın reklam işini kapmak için yarışmayı teklif etmişti. Aslı’nın gözlemlerine göre “gazla” çalışan Sema Hanım da bu teklife balıklama atlamıştı. Sema’nın ekibindeki Orçun, Aslı’nın yeteneğinin farkındaydı ve ekibe hemen alıvermişti. Tuna’nın ekibinde ise o gıcık, meymenetsiz Selçuk vardı. Ona hep tepeden bakan Selçuk. Başlarda iyi anlaşacaklarını düşünmüştü. Aynı okuldan mezunlardı. O da yazmaya tutkundu. Hatta bir gün o izinli olduğunda, çekmecesinde bir şey ararken bulduğu deftere bakılırsa şiir ve hikayeler de yazıyordu. Tabii bunu ona hiç söylemedi. O şiirdeki kız olmayı dilediğini fark etti birden ve defteri, elindeki acayip bir yaratıkmış gibi aniden elinden attı. Acaba Selçuk bu büyük iş için neler bulmuştu? Kesin Aslı’nın bulduğu metne yine beğenmez gözlerle bakacaktı. Bu kez Orçun’u atlatıp Selma Hanım’a ulaşması gerekiyordu. İşte o tıkırtıyı da bunları düşünürken duydu ve birden yerinden fırladı.


Selçuk bu reklam ajansına gireli beş yıl olmuştu. İlk yıl sadece kahve getir götür işlerine bakmıştı. Bir de başkasının yazdığı metinlerin düzeltmesine... İki kelimeyi bir araya getiremeyen, imla kurallarından haberi olmayan insanların yazdığı metinleri daha güzel hale getiriyordu. Tabii ki yazının sahibi, onun yaptığı düzeltmeleri fark ediyordu ama üzerine kendi ismini yazmaktan geri durmuyordu. Birden diğer bütün metin yazarlarının yeteneği parlamıştı sanki! Selçuk sayesindeydi ama bunu patronlar bilmiyordu. Yavaş yavaş kendi metinlerini üstü olan Seval Hanım’a göstermeye başladı. Seval boyuna eleştiriyor, burası hatalı, şurayı yeniden yaz diyerek onu başından savıyordu. Ama son zamanlarda Seval’in metinleri buram buram Selçuk tarzı kokmaya başlamıştı.


Tuna Bey, Seval’i çağırıp “Bu yarışı bizim ekip kazanmalı. Bu yüzden de onların hangi metin üzerinde çalıştığını bulmalıyız” dediğinde Seval’in aklına bu ‘pis’ işi yaptıracak tek kişi geldi: Selçuk! Böylece elinde bir koz olurdu. Onun yazılarını kendi yazısı gibi patrona verdiğini Selçuk biliyordu. Bu şekilde üç büyük şirketin reklamlarını onların şirket almıştı. Ancak ona böyle bir şey yaptırırsa, hakkını aramak aklına gelmezdi. Selçuk başta istemeye istemeye kabul etti teklifi. Sema Hanım’ın ofisine girecek, bu teklif için yazdıkları metni onlara getirecekti. Ancak Selçuk akıllıydı. Teklifin ayrıntılarını tekrar konuşmak istediğinde Seval Hanım’ın anlattıklarını cep telefonuyla kaydetmeyi unutmadı. 


Cuma gecesi saat 01.30’ta önce kendi bürolarına gitti. Kendi yazdığı metnin bulunduğu flash belleği cebine attı. Ardından yavaşça Sema Hanım ve ekibinin kullandığı ofisin kapısını açtı. Büyük ihtimalle dosya Sema Hanım’ın odasındaki bilgisayardaydı. Nasıl bulacağı hakkında pek fikri yoktu. Zaten aramayı da düşünmüyordu. Sema Hanım ve ekibi gelince aklına, Aslı’nın gülen yüzü de geldi gözlerinin önüne… Neden sanki hep onu takmıyormuş gibiydi ki tavırları… Ah bilse onun hakkındaki düşüncelerini… Ama o öyle davrandıkça açılamazdı. Ne olurdu birazcık yanına yaklaştırsa… Bunları düşünürken fazla gürültü çıkardığını fark edemedi. Sema Hanımın odasını açtığında karşısında, elinde kağıt ağırlığıyla Aslı’yı gördüğünde, “fazla hayal etmenin sonu bu” sözleri döküldü dudaklarından… Ama hayali konuşuyordu: “Ne saçmalıyorsun sen, ne hayali?”


Karşısında gerçekten de Aslı duruyordu. Şimdi burada ne aradığını nasıl açıklayacaktı? Dürüst davranıp her şeyi olduğu gibi anlatsa! En iyi savunma saldırıdır deyip “Asıl sen ne arıyorsun burada? Hem de bu saatte? Yoksa ekipten biriyle mi birliktesin?” diye sordu. Gerçekten de asıl merak ettiğinin bu olduğunu fark ettiğinde, şaşırdı.


Aslı “Saçmalama” dedi, “Şu yarışma konusu olan reklam metni için kalayım dedim, saatin farkına varmamışım.” Selçuk neden bilmiyordu ama rahatlamıştı. “O dürüst olduğuna göre, ben de olabilirim” diye düşündü. Tam o sırada Aslı, “Evet, sen niye buradasın hala söylemedin” diye sorunca “Sır saklar mısın?” diye sordu. Aslı, bir sırra ortak olmaya hele Selçuk’la ilgili olmasına çok sevindi. “Tamam” deyiverdi. Ama hemen arkasından “Kesin o şirketten birileriyle birlikte, onunla buluşmaya geldi” diye bir düşünce geldi aklına. Bu düşünceyi de kovmak ister gibi eliyle bir hareket yaptı. Selçuk, sanki onun gözlerinden, aklından geçenleri okuyabiliyordu. Daha fazla dayanamadı ve oraya neden geldiğini tüm açıklığıyla anlattı.


Yarım saat sonra ikisi üçlü koltukta oturmuş, kahvelerini içiyordu. İkisi de aslında aynı dertten muzdaripti. Yeteneklerini başkaları, kendi yetenekleri gibi patrona sunuyor, onlar kazanıyordu. Ama bunu değiştirmek için güç birliği yapabilirlerdi. Sema Hanım’ın aklına kardeşininki gibi hileler gelmemişti ama biri gidip ona karşı ekibin yazdığı metni buldum dese, merakla bakardı. Böylece Selçuk ve Aslı karar verdi. İkisi de kendi yazdıkları metni, kendi patronuna, karşı tarafın metni gibi gösterecekti. Beğenildiğinde gerçeği açıklayacaklardı. İkisinde de metnin orijinal ve imzalı hali vardı zaten. Ve şimdi birbirlerine şahitlik yapacaklarına da söz veriyorlardı işte.


Bu karara vardıktan sonra sabaha karşı evlerine vardı ikisi de… Heyecandan iki üç saatlik bir uykuyla da işe döndüler. Selçuk, Seval’e bile çıkmadan direkt Tuna Bey’in yanına gidip metni gösterdi. Aslı ile planladıkları gibi… Aslı ise Sema Hanım’a kahve götürme bahanesiyle Orçun’u atlatıp odasına girdi. Sema Hanım başı ellerinin arasında “Biz bu yarışı nasıl kazanacağız” diye kendi kendine konuşuyordu. Aslı’yı görünce “Geç Aslıcım. Ben de dertleşecek birini arıyordum” dedi. Aslı gökte aradığı fırsatı yerde bulmuştu. Hemen karşısına geçti. Sema “Kim kazanırsa kazansın önemli olan firmanın kabul etmesi. Yani Tuna’nın ekibi de kazansa, biz de, bizim şirket kazanacak. Ama ben hırs yaptım. Küçükken de böyleydi bu Tuna… İlle yarışa çevirirdi her şeyi. Biliyor tabii huyumu” dedi. Aslı da yeni aklına gelmiş gibi, “O ekipten biri fotokopi çekerken...” “Yalnız olduğunu sanıyordu tabii” diye ekledi “bozuk çıktıları çöpe atıyordu, çok gizli saklı yaptığına göre, bu projeyle ilgilidir deyip aldım. Gerçekten de öyleydi. Belki bakmak istersiniz” diyerek elindeki buruşturulup düzeltilmiş kağıtları gösterdi. Sema heyecanını saklayamadı. Hemen hızlı hızlı göz gezdirdi ve “Harika” dedi. “Onlardan önce açıklarsak, bizim olur proje. Tuna bunu hak etti.”


Normal şartlarda iş etiğine aykırı bir durumdu ama Aslı gerçeği biliyordu. O yüzden, “Siz bilirsiniz” dedi ve dışarı çıktı. Aynı dakikalarda Tuna da Selçuk’un elindeki metne “Harika, kesin biz kazanacağız” diye bakıyordu. “Onlardan önce açıklarsak, proje bizim olur” dedi. Selçuk da “Karar sizin” deyip çıktı. Öğleden sonraki toplantıda, iki patron ellerindeki reklam metinlerini son metin olarak açıkladı. Ancak ikisi de birbirinin devamı niteliğindeki metinler aslında birbirinden farklıydı. Sema Aslı’ya “Her şeyi anladım” der gibi bakarken Tuna, yanına çağırdığı Selçuk’a “Saat dörtte odamda ol” diye fısıldadı.


Aslı patronu Sema Hanım’a, Selçuk da Tuna’ya bugüne kadar olanları anlatırken Seval ve Orçun adeta tırnaklarını yiyerek beklediler yerlerinde… İkisi de çıktığında, çalışanların bilgisayarlarına bir mesaj düştü. Görev değişikliği mesajı… Aslı ve Selçuk, metin yazma ekibinin başına getirilmişti. Hak ettiklerini küçük bir oyunla da olsa -ki onlar başlatmamıştı- kazanmışlardı. 


Akşam bunu baş başa kutlamaya gittiklerinde Aslı Selçuk’a kadeh kaldırıp “Şimdi sırada senin şiir ve hikayelerini bastırmak var” dedi gülerek. Selçuk defterini gördüğünü anladığından kahkahalar eşliğinde kaldırdı kadehini ve ekledi: “dedi şiirlerimi yazdığım kadın.”


Yasemin Saraç

13 Ocak 2024